Metin Levent YILDIZ
Belediye Başkanı
Özgeçmişi
Mesajları
Fotoğraf Galerisi
Özel Mesaj Yazın

 
 
 

Anasayfa

Haber Arşivi
Projeler
İletişim
 

Meclis Üyeleri

Personel
Duyuru-İlan- İhaleler
Feribot Saatleri
 
 

Tarih ve Coğrafya

Ekonomik Yapı
Kültür Örf ve Adetler
Eğitim
 
 

Foto Galeriler

İlçe Haritası
Spor Kulübü
Bilgisayarına Kaydet
 
 

İlçemiz

Köylerimiz
İz Bırakanlar
Tarihi Eserler
 
 

Kardeş Belediyelerimiz

Yerel  Linkler
Şehitler ve Gaziler Sitesi
E-Devlet Linkleri
 

 

 

 

 

 İZ BIRAKANLAR

ŞEYH HÜSAMETTİN ASELİ

Horasan erenlerinden olup türbesi, Çemisgezek ilçesinin sınırları içindeki, Keban Baraj Gölü altında kalan Pulur Köyün' de idi. Hayati, efsanelere karışmış, insanlar ondan şifa ve medet aramışlar yıllarca.
Yasadığımız topraklarda IV. Murat' in, Bağdat seferinin izleri hâlâ efsanelerde yasamaktadır. Bunlardan birisi de Hüsamettin Aseli ile ilgilidir.
IV. Murat, Bağdat seferine çıkarken, Murat Irmağı kıyısına kadar gelir. Çemisgezek' e geçmek ister. Fakat bahar olduğu için kar suları coşmuştur. Orada bulunan sal ile de ordunun geçmesi mümkün değildir. O zaman Murat Irmağının en dar yeri olan Pulur Köyü yakınında kayalara demirler çaktırır. Bu demirlere halatlar bağlatır. Seyyar bir köprü yapar ve askerlerini buradan Çemisgezek tarafına geçirir. Çemisgezek' e gelirken ilk uğrak yeri olan Pulur Köyü'nde duvarın üstüne binmiş bir zatin kendisini karşılamaya geldiğini görünce şaşırır:
Kimdir bu. Sihirbaz midir nedir? deyince, duvara binerek kendini karşılamaya gelen Şeyh Hüsamettin Hazretleri, duvardan iner ve onu fakirhanesine buyur eder. Şeyh Hüsamettin' in evinde bir toprak güveç ve bir de seccadesi vardır. Seccadesini padişahın altına serer. IV. Murat bütün erkânı, bütün askeri ile oturur. Fakat seccadenin bir kenarı hâlâ bos durmaktadır.
Bir müddet sonra toprak güvecin içerisinde bir miktar yemek olduğu hâlde padişahın önüne bırakır. Padişaha da:
-İlâhi adam, bununla kim doyacak, deyince:
-Padişahım besmele ile başlayın evvel Allah hepiniz doyarsınız, der.
Gerçekten de padişah, askerleri ve herkes, bu yemekten yer. Fakat yemek bir türlü bitmez. Sonra padişah;
-Bizim atlarımızın karni aç, bunlara arpa nereden bulacağız? der. Şeyh Hüsamettin, orada duran bir arı peteğini işaret eder:
-Onun içinde arpa vardır. Tayin ölçüsü ile her ata ne kadar arpa verilecekse her asker o petekteki arpadan ati için alabilir.
Askerler, başlarlar atları için arpa almaya. Ancak bazı askerler tayin ölçüsünden fazla arpa aldıkları için bir müddet sonra petekteki arpa tükenir. O sırada IV. Murat ile Şeyh Hüsamettin Aseli, sohbet etmektedirler. Askerlerden biri, arpanın bittiğini, atların yarısından fazlasının arpa almadığını belirtir. Şeyh Hüsamettin:
-Padişahım herhalde isin içine haram karıştı, bazi askerler tayin ölçüsünden fazla arpa almışlardır. Onun için arpa tükenmiştir. Fazla alanlar getirip yerine bırakırlarsa arpanın bitmesi diye bir olay olamaz.
Padişah hemen bir emirle, ölçüden fazla alan askerlerin derhal aldıkları arpayı getirip peteğe bırakmalarını söyler. Gerçekten de bazı askerler fazla aldıkları arpaları peteğe bırakınca, petek eskisi gibi ağzına kadar arpa dolar ve bütün atlara bu arpadan verilir.
IV. Murat ile Şeyh, sohbetlerine devam ederlerken bir bezirganın geldiğini haber verirler. IV. Murat, Şeyhin kerametinden bir örnek daha alayım diye ona:
-Ya Hüsamettin, yükü ne ola ki acep? deyince o da:
-Aseldir padişahım. (Asel Arapça bal demektir) Haberciler gönderirler. Bezirgan başını alıp IV. Murat’ın huzuruna getirirler. Hükümdar, bezirgan başına:
-Yükünüz nedir, diye sorar. Bezirgan başı da: -Padişahım der, yükümüz bezirdir.
IV. Murat, Şeyh Hüsamettin'e dönerek bunun doğru olup olmadığını sorunca, Şeyh Hüsamettin yine, "asel dir padişahım" der. Bu asel sözünde ısrar ettiği için Şeyhe, adına ilâveten Asel i denmiştir. Padişah: "Bezirganın yüküne bakiniz" diye emir verir. Gidip bezirganın yüküne bakarlar ki, taşınan bezir değil bal. Bezirgan başı da hayretler içinde kalır. Padişaha yalan söylediği için cezalandırılacağını zannederek yalvarmaya baslar.
-Padişahım; İste yazılı emrim, iste senedim, iste sefer emrim ben yükleyip yola çıkarken bu bezirdi. Simdi nasıl bal oldu anlamıyorum.
IV. Murat, durumu anlamıştır. Şeyh Hüsamettin'e sonsuz saygı duyar. Pulur köyü civarını vakıf olarak Şeyh Hüsamettin'e bırakır. Beratını yazarak kendisine verir. Vedalaşıp ayrılırlar. Bugün (Pulur) Sakyol köyünde yasayan halkın bu Şeyh Hüsamettin'in torunları oldukları söylenir.
BAYRAM BABA HAZRETLERİ

Bayram Baba Mezarı Çemisgezek İlçesi' nin Tekke Mahallesi'nde metfundur. Mezarı tas sanduka seklindedir. Bu taslar Selçuklu motifleri ile süslenmiş olup, kabrin üzeri tonoz seklinde hazırlanmış kapak taşı ile örtülüdür. Üzerinde Bayram Baba'ya ait bir kitabe ve Ayetel kürsü yazısı bulunmaktadır. Kabartma olarak yazdan bu yazılar zamanla aşınarak okuna¬maz hale gelmiştir. Sandukanın etrafına sonradan bir sıra tas dizilerek dikdörtgen seklinde bordürle çevrilmiştir. Ayak ve bas sahi delerinin sonradan kaybolduğu sanılmaktadır.

BAYRAM BABA HAZRETLERİ KİMDİR ?.
Hacı Bayram Veli'nin müritlerinden biri olduğu söylenir. Aslen Kayserili olduğu yolunda rivayetler vardır. Hacı Bayram Veli, 1352-1429 yılları arasında yasadığına göre, Bayram Baba’nın da bu yıllarda yasamış olma ihtimali kuvvetlidir. Onun ölümü konusunda 1462 tarihi i gösterilmektedir.
Bayram Baba hakkında anlatılan menkıbelerden biri şöyledir:
Bir gün halvet hanesinde Hacı Bayram Veli coşar, içindeki sır perdesi kalkınca ağlamaya baslar. Onun bu halini gören Bayram Ba¬bada onunla birlikte ağlar. Hacı Bayram Veli bu hal içerisinde iken kendinden geçerek söyle der

"Noldu bu gönlüm, noldu bu gönlüm
Tanrı aşkıyla doldu bu gönlüm.
Yandı bu gönlüm, yandı bu gönlüm
Yanmaya da derman buldu bu gönlüm.
Bayramım imdi, Bayramım imdi
Bayram ederler yar ile simdi.
Hamdüsenalar, hamdüsenalar
Yar ile bayrama hamdüsenalar.

Hacı Bayram Veli'nin yâr ile bayram etmesini ifade eden bu mısralara, Kayserili Bayram Baba dayanamayarak: " Efendi Hazret¬leri, siz yâr ile bayram edersiniz, biz ağyar ile mi bayramdayız. Size Haci Bayram derlerse, bize de Bayram Baba derler." deyip, aşka gelerek "ya hay, ya hay" çekmeye baslar. Onun tarikat kuralına uymayan bu hareketi Hacı Bayram Veli Hazretleri'ni hiddetlendirir: "Bre sabırsız, bre derbeder Bayram" der, "Sana vereceğim vazifenin hidayeti gülünç, nihayeti külünk, yatağın bir müddet küllük, seyahat mahallin çok Şehirler, ikametgâhın ve dünya evin ise" Çemisgezek' tir. Mısır, Bağdat, Sam, Halep, Azerbaycan gezip, sonra Çemisgezek' e gideceksin. Nasibin olan külüngü yalçın kayaya sapla, Oranın adi Mai Bayram anılsın. Durma karsımda, seyahatin hayırlı olsun." Bu emir üzerine Bayram Baba yaptığından hicap duyarak, şeyhi Hacı Bayram Veli'nin elini öper ve dergâhtan ayrılır. Kayseri'ye gelerek anne ve babasının kabirle¬rini ziyaret eder. Sonra Mısır, Sam, Halep, Iran ve Azerbaycan'a gider. Buralarda kalma sürelerini tamamladıktan sonra Erzurum'a gelir. Erzu¬rumlular onu giydirir, banyo ettirir ve yolcu ederler. Yolda bir çeşme başında otururken Şeyhi Hacı Bayram Veli ona görünerek şöyle der : "Bre derbeder, asil zahmeti ve meşakati bundan sonra çekeceksin. Çemisgezek' e git, bu şehrin garbında dim¬dik, heybetli duran yalçın kayaların eteğinde çalış. Tagar Çayı’ndan aptesini al. Hem dünya ve hem de ahretine uğraş. Elindeki külüngü kayaya çarp, mai bayram akit. Bahçe yap, ağaç dik, yorul, cezanı çek, mükafatını gör. Muradına er, bizi de unutma." der.
Bu emri alan Bayram Baba, dağları asar, bir gün gelip Çemisgezek' e ulaşır, îlk uğrak yeri Çukur Mahalle olur. Buradaki He-şıkogullari' nda misafir kalır. Bir süre sonra dul bir kadınla evlenerek dünya evine girer. Şeyhi’nin gösterdiği yalçın kayaların eteklerinde dur¬madan, dinlenmeden çalışır. Onun bu susuz bayırda bağ ve bahçe yeri yaptığını gören Çemisgezek liler Onunla alay ederler. Evlendiği hatun Bayram Baba’nın bu akil almaz isine kızdığı için onu eve almaz. O, bunların hiç birine aldırmadan çalışmasına devam eder. Kayaların altındaki bayırda sekiler yaparak oraları düzeltir, is bittikten sonra Tagar Çayı’nda aptesini alır ve gelip secdeye kapanır. Yüce Allah'a söyle seslenir: "Ya rabbi, kazma vurdukça Hak dedim. Top¬rak açtıkça hamd ettim. Yoruldukça aptes alıp namaz kildim. Terledikçe alnımdan akan ter gözyaşına karıştı. Şeyhimin emirlerini yapmakta kusur etmedim. Cahil halkın deli demelerine aldırış etmedim. Ey Yüce Allah'ım, kulunu halka karsı mahcup bırakma der ve külüngü alarak "Ya Allah" deyip, dik kayanın ortasına saplar. O .unla kaya yarılarak içinden su fışkırmaya baslar. Bunu gören çemisgezek halkı oraya doğru koşar. Bayram Baba'ya karsı yaptıklarından utanarak elini öpüp özür dilerler. Bayram Baba artık çektiği bütün zahmeti unutmuştur. Buradan akan suyla ağaçlar meyve vermeye başlayınca ilk meyvesini yer ve Ankara’nın yolunu tutar. Şeyhinin huzuruna vardığında, Çemisgezek' te yaptıkları tafsilatı bir şekilde anlatır. Hacı Bayram Veli ona: "Bu eziyetin bundan sonra mükafatını göreceksin, yalnız bir süre küllükte kalacaksın." der. Tekrar Çemisgezek' e döner. O, Müstak Köyü'nde kalan Molla Abdul gani ile işbirliği yaparak bu bölgede şii liği yaymaya çalışan Derviş Hüseyin'e karşı mücadele eder) O sırada Ankara'daki derviş arkadaşı Şeyh Sami de Çemisgezek' e gelir. Bayram Baba çok geçmeden hastalanır. Ne yazık ki, bu hastalıktan kurtulamayarak 1462 yılında vefat eder. Ölmeden önce yaptığı vasiyet gereğince bugünkü yerine defnedilir.
Onun ölümünden kısa bir süre sonra Bayram Baba ismi unutula¬rak mezarının yeri mezbelelik haline dönüşür. Şeyhi Hacı Bayram Veli'nin dediği: "Bir süre daha küllükte kalacaksın." sözü gerçek olur. Ondan geriye sadece kayalardan çıkardığı "Bayram Baba Suyu" kalmıştır.
Bir gün Osman Bedrettin Hazretleri Tabur imamı olarak Çemisgezek' e gelir. Tarih 1904 yıllarıdır. Bayram Baba’nın Ölümünden sonra 438 sene geçmiştir. Bu veli zat bu süre içerisinde küllük altında kalarak azap çeker. Osman Bedrettin Hazretleri (imam Efendi) Çukur Mahallede oturan jandarma mülazimlıginden emekli Mehmet Efendi'nin yemeğine giderken Tekke Mahallesi'ndeki bu kül ve çöp tepeceğini görür. Yanındaki Hoca zade Mehmet Ağa’ya: "Simdi size Şeyh Tevfîk Efendi'yi göndereceğim. Su tümseği açın, bir mezar taşı çıkıncaya kadar kazın, sonra bana haber verin." der. imanı Efendi'nin dediği yapılır. Aksam olmadan mezar taşı bulunarak îmam Efendi'ye haber verilir, imam Efendi mezarın bulunduğu yere gelerek bu zatin kimliğini açıklar. Daha sonra çevresine ihata duvarı yaptırıp mezarı korumaya alır. Artık Bayram Baba, şeyhine karşı işlediği suçun cezasını bitirerek çektiği eziyetlerin mükafatını görmüştür)

ŞEYH MÜŞTAK VE OĞLU ABDÜLGANİ HAZRETLERİ

Çemisgezek ilçesi, Cebe köyüne bağlı Müştak mezrasında bulunmaktadır. Şeyh Müştak Hazretleri'nin Horasan'dan gelip buraya yerleştiği söylenmektedir.Kendileri olgun ve nazan insanlar olduğu için padişahlar tarafından buralar kendilerine vakıf olarak verilmiştir.Bu köyün Şeyh Müştak ve oğlu Abdul ganiye vakfedildiğine dair Vakıf beratları mevcuttur.Cumhuriyet'in kurulusuna kadar vakıf devam ediyordu. Ancak Cumhuriyet ilan edildikten sonra, bütün tekkeler, zaviyeler kaldırılınca burası da kaldırıldı.
Şeyh Müştak post nisin bir insan. Halim, Selim, mutasavvıf, yörede sevilen,sayılan, muhterem bir zat imiş. Zaten Müştak sözcüğünün anlamı da "aranan,özlenen" dir.
Şeyh Müştak hakkında rivayet olunan bilgiler bundan ibarettir.
Ancak oğlu Abdulgani Hazretlerinin olgun, mutasavvıf bir zat olduğu, ayni zamanda zeki ve cesur olduğu, siyasetle de uğraştığı rivayet olunmaktadır.
Bir rivayete göre Yavuz Sultan Selim'in Çaldıran Savaşına katıldığı ve burada büyük fedakarlıklar göstererek Yavuz’un takdirine mahzar olduğu, beratlarda belirtilmektedir.
Mezarların bulunduğu yerlerde herhangi bir türbe veya bina yoktur. Yöre halki tarafindan bu mezarların yerleri ziyaret edilir. Kurbanlar kesilir ve fakir, fukaraya dağıtılır.
Ziyaretgahta vakıf mevcut iken burada kazanlarda as kaynatılır, fakirlere dağıtılırmış. Ancak vakıf kaldırıldıktan sonra bu geleneğe de son verilmiştir. Halen adağı veya bir dileği olan, perşembe veya pazar günleri buraya gelerek kurban keser, dua eder.



NÜZHET DEDE

1862 senesinde Çemisgezek' te dünyaya gelmiş ve 1942 senesinde yine ayni ilçede vefat etmiştir. Seksen senelik ömrünün bir bölümünü Harput ve Elazığ’da geçirmiştir. Şeyh Mahmudi Samini Hz. ve Tarikat arkadaşı Osman Bedrettin (imam Efendi) Hz. basta olmak üzere her sınıf ve yastan Elazığ halkı ile aralarında büyük bir ünsiyet, dostluk ve muhabbet teessüs etmiştir. O Elazığ ve halkını seveni sevmiş, şiirlerinde övmüş,aksi tutum ve davranışta olanları en ağır bir dille hiciv etmiştir. Elazığ belediyesi ise bir Kadirşinasilik nişanesi olarak onun ismini Saray atik Mahallesinde bir sokağa vermiş ve ebedileşmesine katkıda bulunmuştur.
Dede Nüzhet Beyin tahsil durumu hakkında pek fikrimiz yoktur. Daha ziyade kendi kendini yetiştirmiş, fıtratında mevcut olan sairlik yeteneğini, tarikatının telkin ettiği ilahi aşkla geliştirip, tasavvuf konusunu şiirlerinde "nev' i şahsına münhasır" denilebilecek bir tarzda işlemiştir.
ilk gençlik yıllarında Hatice adında bir kıza asık olduğunu bugün de söylenmekte olan türkülerinden öğreniyoruz. türküsünün bir yerinde dizleri ağrıyan masu kası için;

"Hatça ağrır dizlerim
Kör olaydı gözlerim
Dünyada kavuşmadım
Ahreti gözlerim" demekte,
Hatice ise güya;
"Nüzhet Nüzhet can Nüzhet
Can değil Sultan Nüzhet,
Ben ataşan yanarım
Sen de bana yan Nüzhet,

mısralarıyla hissiyatını dile getirmektedir. Bu aşktan yalnızca uzun bir türkü vücut bulmuştur. Açılan bir memuriyet imtihanında "Hayat hikayeniz ve tahsil durumunuz,sorusunu, diğer sorularda da olduğu gibi manzum olarak cevaplamış, okuduğu eserler hakkında;
Okudum tuhfe yi Vehbiyle pendi,
Tamam ettim Gülistan nidem ah! Ki
hafız bitmedi nisf oldu eyvah!"
mısralarıyla dile getirmiştir.

Çeşitli memuriyetlerde, nahiye müdürlüğü ve kaymakamlıklarda bulunan dede, haksızlıklara ve rüşvete hiç tahammül edemez. Herkesten bir hediye bekleyen o devrin Elazığ Valisine, herkesin oda kendisini;

"Ben Müdür i Nahiyeyi Iringil;
İste geldim huzuruna dal dingil”

mısralarıyla takdim eder, tanıtır.
Cesareti, pervasızca söyleyişleri,esprileri ve hicviyeleri ile halkın sevip benimsediği Dede Nüzhet, aslında kendini gizleyen, tanınmaktan şöhret ve sandan kaçan bir insandır. Onu Milli Mücadele günlerinde Milletvekili olarak Mecliste görmekteyiz. Milletvekili arkadaşlarından ve Peyami Sabah Gazetesi muhabirlerinden olan Celal Nuri Bey,"Ankara'da Hayat" isimli makalesinde "Mecliste bir de büyük bir sair vardır ki ismi Nüzhet Bey dede' dir. Kendisi Şöhret ü şan düşmanı olduğundan eserleri matbu değildir. Bu makalemle dahi kendisine şöhret temin etmiş olacağım için gazabına uğrayacağım endişesindeyim" der ve onu şarkın (Niçe)'si olarak tavsif eder.
Dedenin şöhrete ve sana olan düşmanlığım ve ondan kaçışım, Milletvekili arkadaşlarından Prof. Besim Atalay Beye yazdığı hece ölçülü şiirinin su dörtlüklerinde de görmekteyiz.

Menzil-i esrarın yıkma burcunu,
Herkese açılma silkip hurcunu,
Sağken ver canini defet borcunu,
Ölmeden,dogmadan beraat eyle.
Bırak bu alemde şöhreti şanı
Hakikat ehlinin olmaz nisanı,
Göster bana kimdir Rabb ül Meani,
"Mantık ut tayr" ile işaret eyle.

Sağ iken canim vermiş ölmeden,dogmadan beraat etmiş bir insan olan dede, sohbetlerinden birinde "Bebekliğimde ağlamışımdır. Ancak kendimi bildikten sonra ağladığımı hatırlamıyorum" demektedir. Bu kadar metanet sahibi olan ve insani ağlatan her olayın ilahi takdirin bir eseri olduğunu kabul ile yaratana tevekkül eden ve tam manasıyla bir mutasavvıf olan Dede Nüzhet, Sakarya harbi içerisinde, düşmanın top seslerini Ankara'dan duyulduğu ve Meclisin, Kayseri'ye naklinin tartışıldığı günlerde "Dede bey bu halimiz ne olacak" diye soran arkadaşlarına cevap veremez. Çünkü, o kadar dolmuştur ki konuşmaya başlasa hançeresinden kelimeler değil hıçkırıklar dökülecektir. Metanetini kaybetmiştir. Meclisin karatahtasına, o anda ve irticalen yazdığı bir şiirle Milletvekillerine hem cevap verir ve hem de bozulmuş olan Kuvveyi maneviyatı düzeltmek ister. İttihatçılar hakkında yazdığı hicviyesiyle, Edebiyat çevrelerinde "Rindiye" tabir edilen sarhoş redifli kasidesini Atatürk daima yanında taşır, zaman zaman okurmuş.Atatürk'ün her gün meclise gelişinde Dedenin sakalını okşamayı usul ittihaz ettiğini arkadaşları anlatırlar. Dedenin ise Atatürk için yazdığı;

"Mushaf ta ser varaktır ser safha-yi cemalin,
Kandil-i Nur-i hak’tir,ey Mustafa;kemalin,
Estikçe badı-i nusret, Islama geldi kuvvet,
Verdi semava zivnet,mevci kızıl hilalin
.......................................................................
Çekmisfi yango, Mango bu mülke bir piyango
Mafetti sah u ferzi temkin ü itidalin
Sende o hüsn-i niyet bende ki bu duavar
Hangi teres bükermiş ol kadd-i nevnihalin.

Mısralarıyla devam eden methiyesi şüphe yok ki Atatürk için yazılmış ilk methiyedir.


OSMAN BEDRETTIN HAZRETLERİ

Oğlu Ziyaettin Uz beyden aldığımız bilgiye göre imam Efendi aslen Erzurumludur. Asil adi Osman Bedrettin'dir. Çemisgezek nüfus kayıtlarından alınana bilgiye göre, 1858 yılında Erzurum'un Abdurrahman Ağa Mahallesi'nde dünyaya gelmiştir. Baba Adi Selman Sukûti, anne adi Esma Hanimdir Bedrettin dünyaya geldiğide âdet üzere kulağına ezan okunur. O, okunan bu ilk ezani duyduğu zaman elini havaya kaldırarak ezanın bitimine kadar indirmemiştir. Doğumunda meydana gelen bazı hadiselere bakarak, bunları ileride büyük bir zat olacağına işaret saymışlardır. Babası o küçükken vefat eder. ilk derslerini Erzurum'daki hocası Mehmet Tahir Efendiden alır. Dokuz yaşında iken Kur 'an-ı Kerim'i ezberler ve hafız olur. Gittiği medresede sarf ve nahiv dersleri alarak Arapça yi öğrenmeye baslar. O, Arapça’yı öğrendikten sonra tefsir, hadis ve fıkıh ilimlerine yönelir. İlk defa "Hucurât" suresinin tefsirini okuyunca, bilmeden işleyeceği günahlardan korkarak az konuşmaya başladı. Hocası ve arkadaşları tarafından çok sevilirdi. Onun İslâmi ilimlere olan meyli kısa zamanda kendisine çok şeyler öğretti. Bir gün hocası Mehmet Tahir Efendi: "Molla Hafız, bütün bildiklerimi sana öğrettim. Ayrıca bilmediklerimi de öğrettim. Çünkü sana öğretmek için ben de oku¬dum. Bundan ötesine gidemiyorum. Artık senin benden fazla İlme sa¬hip olan bir hocaya ihtiyacın var. Bugünden itibaren sana daha ders vermeyeceğim." der. Bunun üzerine Hafız Osman Bedrettin yeni bir hoca aramaya baslar. O, ilme doymak bilmeyen bir hırs içindedir. Hocasının bırakmasından sonra bir boşluk içerisine düşer. Bir gün Allah ü Tealâ'ya söyler yalvarır: "Yarabbi, dertliyim. Derdime derman için sana geldim, ya muin." diyerek yüce yaratandan yardim ister.


DIYAP AGA


Kurtuluş savaşı sırasında vatanin birliği ve kurtuluşu için mensup olduğu Ferhatuşagi aşireti ile birlikte işgale karşı koyan bir halk kahramanı olan Diyap Ağa 1852 yılında Çemisgezek' in Gözlüçayır Köyünde doğmuştur.
Sultan II. Abdülhamit'in kurduğu Hamidiye alaylarında aşiret reisi olarak görev almış ve yararlıklar göstermiştir.
Diyap Ağa Sivas kongresi sırasında Atatürk ile ilişki kurmuş ve ona karsi eylemde bulunan Elazığ Valisi Ali Galip 'e karşı gelmiştir.
Birinci Büyük Millet Meclisi'nde Dersim mebusu olarak yer almış ve Atatürk'ün takdirlerine mahzar olmuştur.
Milli Birlik ve beraberliğin tesis edilmesinin büyük önem taşıdığı bu günlerde 3 Kasım 1922 tarihinde mecliste yapmış olduğu konuşmayı güncelliğini bugünde koruması bakımından aynen vermekte fayda görüyoruz;

"-Efendiler, kusura bakmayınız, ben ihtiyarim.Hepimiz biliyor ve söylüyoruz ki; dinimiz ve diyanetimiz, aslimiz, neslimiz hep birdir. Bizim içimizde ayrılık,gayrılık yoktur. İsmimiz de, dinimiz de Allahımız da birdir. Başka ne diyeyim.Hepinize söz yetiştirmeye ben takat getiremem. Hepimizin halimize göre söyleyeceğimiz sözlerimiz vardır. Hele bu haller bir düzelsin de ondan sonra daha çok konuşuruz. Ben deniz ihtiyarim, kusura bakmayınız. Murahhaslarımız haklarımızı kurtarmaya Avrupa'ya gidiyorlar.Allah yardımcıları olsun. Hamd olsun gidenler dinini diyanetini bilen adamlardır.Zaten hepimiz biriz ve kardeşiz. Ama düşmanlar bizi birbirimize saldırtmak için tuzaklar yapıyorlar. Sen söyle, ben böyleyim diye. Ne yaparlarsa nafile, biz hep kardeşiz. Birisinin beş, bir diğerinin on oğlu olur. Biri hasan, biri Mehmet, biri Ahmet, bir Abdullah’tır. Fakat hepsi insandırlar. La İlahe illalah, Muhammed ün Resulullah... Iste bu... hepsi bu..."
Yine Diyap Ağa’nın ilk mecliste mebus olarak bulunduğu sıralarda İngiltere’den bir bayan gazeteci Türkiye'ye gelir. Bu sırada kendisine TBMM'de okuryazar olmayan cahil milletvekillerinin bulunduğu söylenir. Bunun üzerine merak edip bunlardan birisi ile görüşmek istemesi üzerine Diyap Ağa ile görüştürülür. Bu görüşme sırasında kendilerinin buraya niçin geldikleri ve görevlerinin ne olduğu sorusu üzerine Diyap Ağa,"Biz burada milleti idare edecek kanunları yaparız" cevabini verir. Diyap Ağa’yı köseye sıkıştırmayı düşünen İngiliz gazeteci bu defa "Kanun nedir ve nasıl yapılır" diye sorar. Diyap Ağa bu soruyu söyle cevaplandırır; "Bizde yaylalar vardır, halkımız geçimini sağlamak İçin keçi besler, bu keçilerden süt sağılır, bu süt ateşte kaynatılır ve biraz soğuduktan sonra içine damazlık denilen bir madde atılır, süt yoğurt olur, ondan sonra içine biraz su katılarak sıvıtılır, sonra keçi derisinden yapılmış tuluklara konulur ve üç ayaklı sehpaya ağzı bağlanarak asılır,iki kadın tarafından hastur, hustur yayılır ve içinden bir madde çıkar bu onun özüdür ki buna yağ denir.
Kanun da; bir kaç milletvekillinin hazırladığı bir taslağı meclise gelir, tartışılır, neticede memleketin ve milletin idaresine yararlı hale getirilir ve kanunlaşır.İste buna kanun derler ve böyle yapılır.
Diyap Ağa’nın bu izahı İngiliz gazetecinin hoşuna gider ve "bunların cahilleri böyleyse, kültürlüleri nasıldır Allah bilir" diyerek memnuniyet ile ayrılır.



 


 

 

 
 
 
TÜRKİYE TANITIM
 
ATATÜRK
 
HİZMETLERİMİZ
 
SAAT
 
KONUK DEFTERİ
 
FOTO GALERİLER

 
VİDEO GALERİ

 
İLETİŞİM BİLGİLERİ
 
 
YEREL TELEVİZYONLAR
 
YEREL RADYOLAR
 
ÇEMİŞGEZEK REHBERİ
 

 
 
 
ÇEMİŞGEZEK HAVA
 
 
ÖNERİ FORMU
 
 
ŞEFFAF YÖNETİM
 
SORGULAMA
 
 
BİMER
 
İTFAİYE

 Çemişgezek Belediyesi Bilgi İşlem Merkezi Copyright ©2008