Horasan erenlerinden olup türbesi, Çemisgezek
ilçesinin sınırları içindeki, Keban Baraj Gölü
altında kalan Pulur Köyün' de idi. Hayati,
efsanelere karışmış, insanlar ondan şifa ve
medet aramışlar yıllarca.
Yasadığımız topraklarda IV. Murat' in, Bağdat
seferinin izleri hâlâ efsanelerde yasamaktadır.
Bunlardan birisi de Hüsamettin Aseli ile
ilgilidir.
IV. Murat, Bağdat seferine çıkarken, Murat
Irmağı kıyısına kadar gelir. Çemisgezek' e
geçmek ister. Fakat bahar olduğu için kar suları
coşmuştur. Orada bulunan sal ile de ordunun
geçmesi mümkün değildir. O zaman Murat Irmağının
en dar yeri olan Pulur Köyü yakınında kayalara
demirler çaktırır. Bu demirlere halatlar
bağlatır. Seyyar bir köprü yapar ve askerlerini
buradan Çemisgezek tarafına geçirir. Çemisgezek'
e gelirken ilk uğrak yeri olan Pulur Köyü'nde
duvarın üstüne binmiş bir zatin kendisini
karşılamaya geldiğini görünce şaşırır:
Kimdir bu. Sihirbaz midir nedir? deyince, duvara
binerek kendini karşılamaya gelen Şeyh
Hüsamettin Hazretleri, duvardan iner ve onu
fakirhanesine buyur eder. Şeyh Hüsamettin' in
evinde bir toprak güveç ve bir de seccadesi
vardır. Seccadesini padişahın altına serer. IV.
Murat bütün erkânı, bütün askeri ile oturur.
Fakat seccadenin bir kenarı hâlâ bos
durmaktadır.
Bir müddet sonra toprak güvecin içerisinde bir
miktar yemek olduğu hâlde padişahın önüne
bırakır. Padişaha da:
-İlâhi adam, bununla kim doyacak, deyince:
-Padişahım besmele ile başlayın evvel Allah
hepiniz doyarsınız, der.
Gerçekten de padişah, askerleri ve herkes, bu
yemekten yer. Fakat yemek bir türlü bitmez.
Sonra padişah;
-Bizim atlarımızın karni aç, bunlara arpa
nereden bulacağız? der. Şeyh Hüsamettin, orada
duran bir arı peteğini işaret eder:
-Onun içinde arpa vardır. Tayin ölçüsü ile her
ata ne kadar arpa verilecekse her asker o
petekteki arpadan ati için alabilir.
Askerler, başlarlar atları için arpa almaya.
Ancak bazı askerler tayin ölçüsünden fazla arpa
aldıkları için bir müddet sonra petekteki arpa
tükenir. O sırada IV. Murat ile Şeyh Hüsamettin
Aseli, sohbet etmektedirler. Askerlerden biri,
arpanın bittiğini, atların yarısından fazlasının
arpa almadığını belirtir. Şeyh Hüsamettin:
-Padişahım herhalde isin içine haram karıştı,
bazi askerler tayin ölçüsünden fazla arpa
almışlardır. Onun için arpa tükenmiştir. Fazla
alanlar getirip yerine bırakırlarsa arpanın
bitmesi diye bir olay olamaz.
Padişah hemen bir emirle, ölçüden fazla alan
askerlerin derhal aldıkları arpayı getirip
peteğe bırakmalarını söyler. Gerçekten de bazı
askerler fazla aldıkları arpaları peteğe
bırakınca, petek eskisi gibi ağzına kadar arpa
dolar ve bütün atlara bu arpadan verilir.
IV. Murat ile Şeyh, sohbetlerine devam
ederlerken bir bezirganın geldiğini haber
verirler. IV. Murat, Şeyhin kerametinden bir
örnek daha alayım diye ona:
-Ya Hüsamettin, yükü ne ola ki acep? deyince o
da:
-Aseldir padişahım. (Asel Arapça bal demektir)
Haberciler gönderirler. Bezirgan başını alıp IV.
Murat’ın huzuruna getirirler. Hükümdar, bezirgan
başına:
-Yükünüz nedir, diye sorar. Bezirgan başı da:
-Padişahım der, yükümüz bezirdir.
IV. Murat, Şeyh Hüsamettin'e dönerek bunun doğru
olup olmadığını sorunca, Şeyh Hüsamettin yine, "asel
dir padişahım" der. Bu asel sözünde ısrar ettiği
için Şeyhe, adına ilâveten Asel i denmiştir.
Padişah: "Bezirganın yüküne bakiniz" diye emir
verir. Gidip bezirganın yüküne bakarlar ki,
taşınan bezir değil bal. Bezirgan başı da
hayretler içinde kalır. Padişaha yalan söylediği
için cezalandırılacağını zannederek yalvarmaya
baslar.
-Padişahım; İste yazılı emrim, iste senedim,
iste sefer emrim ben yükleyip yola çıkarken bu
bezirdi. Simdi nasıl bal oldu anlamıyorum.
IV. Murat, durumu anlamıştır. Şeyh Hüsamettin'e
sonsuz saygı duyar. Pulur köyü civarını vakıf
olarak Şeyh Hüsamettin'e bırakır. Beratını
yazarak kendisine verir. Vedalaşıp ayrılırlar.
Bugün (Pulur) Sakyol köyünde yasayan halkın bu
Şeyh Hüsamettin'in torunları oldukları söylenir.
BAYRAM BABA HAZRETLERİ
Bayram Baba Mezarı Çemisgezek İlçesi' nin Tekke
Mahallesi'nde metfundur. Mezarı tas sanduka
seklindedir. Bu taslar Selçuklu motifleri ile
süslenmiş olup, kabrin üzeri tonoz seklinde
hazırlanmış kapak taşı ile örtülüdür. Üzerinde
Bayram Baba'ya ait bir kitabe ve Ayetel kürsü
yazısı bulunmaktadır. Kabartma olarak yazdan bu
yazılar zamanla aşınarak okuna¬maz hale
gelmiştir. Sandukanın etrafına sonradan bir sıra
tas dizilerek dikdörtgen seklinde bordürle
çevrilmiştir. Ayak ve bas sahi delerinin
sonradan kaybolduğu sanılmaktadır.
BAYRAM BABA HAZRETLERİ KİMDİR ?.
Hacı Bayram Veli'nin müritlerinden biri olduğu
söylenir. Aslen Kayserili olduğu yolunda
rivayetler vardır. Hacı Bayram Veli, 1352-1429
yılları arasında yasadığına göre, Bayram
Baba’nın da bu yıllarda yasamış olma ihtimali
kuvvetlidir. Onun ölümü konusunda 1462 tarihi i
gösterilmektedir.
Bayram Baba hakkında anlatılan menkıbelerden
biri şöyledir:
Bir gün halvet hanesinde Hacı Bayram Veli coşar,
içindeki sır perdesi kalkınca ağlamaya baslar.
Onun bu halini gören Bayram Ba¬bada onunla
birlikte ağlar. Hacı Bayram Veli bu hal
içerisinde iken kendinden geçerek söyle der
"Noldu bu gönlüm, noldu bu gönlüm
Tanrı aşkıyla doldu bu gönlüm.
Yandı bu gönlüm, yandı bu gönlüm
Yanmaya da derman buldu bu gönlüm.
Bayramım imdi, Bayramım imdi
Bayram ederler yar ile simdi.
Hamdüsenalar, hamdüsenalar
Yar ile bayrama hamdüsenalar.
Hacı Bayram Veli'nin yâr ile bayram etmesini
ifade eden bu mısralara, Kayserili Bayram Baba
dayanamayarak: " Efendi Hazret¬leri, siz yâr ile
bayram edersiniz, biz ağyar ile mi bayramdayız.
Size Haci Bayram derlerse, bize de Bayram Baba
derler." deyip, aşka gelerek "ya hay, ya hay"
çekmeye baslar. Onun tarikat kuralına uymayan bu
hareketi Hacı Bayram Veli Hazretleri'ni
hiddetlendirir: "Bre sabırsız, bre derbeder
Bayram" der, "Sana vereceğim vazifenin hidayeti
gülünç, nihayeti külünk, yatağın bir müddet
küllük, seyahat mahallin çok Şehirler,
ikametgâhın ve dünya evin ise" Çemisgezek' tir.
Mısır, Bağdat, Sam, Halep, Azerbaycan gezip,
sonra Çemisgezek' e gideceksin. Nasibin olan
külüngü yalçın kayaya sapla, Oranın adi Mai
Bayram anılsın. Durma karsımda, seyahatin
hayırlı olsun." Bu emir üzerine Bayram Baba
yaptığından hicap duyarak, şeyhi Hacı Bayram
Veli'nin elini öper ve dergâhtan ayrılır.
Kayseri'ye gelerek anne ve babasının kabirle¬rini
ziyaret eder. Sonra Mısır, Sam, Halep, Iran ve
Azerbaycan'a gider. Buralarda kalma sürelerini
tamamladıktan sonra Erzurum'a gelir. Erzu¬rumlular
onu giydirir, banyo ettirir ve yolcu ederler.
Yolda bir çeşme başında otururken Şeyhi Hacı
Bayram Veli ona görünerek şöyle der : "Bre
derbeder, asil zahmeti ve meşakati bundan sonra
çekeceksin. Çemisgezek' e git, bu şehrin
garbında dim¬dik, heybetli duran yalçın
kayaların eteğinde çalış. Tagar Çayı’ndan
aptesini al. Hem dünya ve hem de ahretine uğraş.
Elindeki külüngü kayaya çarp, mai bayram akit.
Bahçe yap, ağaç dik, yorul, cezanı çek,
mükafatını gör. Muradına er, bizi de unutma."
der.
Bu emri alan Bayram Baba, dağları asar, bir gün
gelip Çemisgezek' e ulaşır, îlk uğrak yeri Çukur
Mahalle olur. Buradaki He-şıkogullari' nda
misafir kalır. Bir süre sonra dul bir kadınla
evlenerek dünya evine girer. Şeyhi’nin
gösterdiği yalçın kayaların eteklerinde dur¬madan,
dinlenmeden çalışır. Onun bu susuz bayırda bağ
ve bahçe yeri yaptığını gören Çemisgezek liler
Onunla alay ederler. Evlendiği hatun Bayram
Baba’nın bu akil almaz isine kızdığı için onu
eve almaz. O, bunların hiç birine aldırmadan
çalışmasına devam eder. Kayaların altındaki
bayırda sekiler yaparak oraları düzeltir, is
bittikten sonra Tagar Çayı’nda aptesini alır ve
gelip secdeye kapanır. Yüce Allah'a söyle
seslenir: "Ya rabbi, kazma vurdukça Hak dedim.
Top¬rak açtıkça hamd ettim. Yoruldukça aptes
alıp namaz kildim. Terledikçe alnımdan akan ter
gözyaşına karıştı. Şeyhimin emirlerini yapmakta
kusur etmedim. Cahil halkın deli demelerine
aldırış etmedim. Ey Yüce Allah'ım, kulunu halka
karsı mahcup bırakma der ve külüngü alarak "Ya
Allah" deyip, dik kayanın ortasına saplar. O
.unla kaya yarılarak içinden su fışkırmaya
baslar. Bunu gören çemisgezek halkı oraya doğru
koşar. Bayram Baba'ya karsı yaptıklarından
utanarak elini öpüp özür dilerler. Bayram Baba
artık çektiği bütün zahmeti unutmuştur. Buradan
akan suyla ağaçlar meyve vermeye başlayınca ilk
meyvesini yer ve Ankara’nın yolunu tutar.
Şeyhinin huzuruna vardığında, Çemisgezek' te
yaptıkları tafsilatı bir şekilde anlatır. Hacı
Bayram Veli ona: "Bu eziyetin bundan sonra
mükafatını göreceksin, yalnız bir süre küllükte
kalacaksın." der. Tekrar Çemisgezek' e döner. O,
Müstak Köyü'nde kalan Molla Abdul gani ile
işbirliği yaparak bu bölgede şii liği yaymaya
çalışan Derviş Hüseyin'e karşı mücadele eder) O
sırada Ankara'daki derviş arkadaşı Şeyh Sami de
Çemisgezek' e gelir. Bayram Baba çok geçmeden
hastalanır. Ne yazık ki, bu hastalıktan
kurtulamayarak 1462 yılında vefat eder. Ölmeden
önce yaptığı vasiyet gereğince bugünkü yerine
defnedilir.
Onun ölümünden kısa bir süre sonra Bayram Baba
ismi unutula¬rak mezarının yeri mezbelelik
haline dönüşür. Şeyhi Hacı Bayram Veli'nin
dediği: "Bir süre daha küllükte kalacaksın."
sözü gerçek olur. Ondan geriye sadece kayalardan
çıkardığı "Bayram Baba Suyu" kalmıştır.
Bir gün Osman Bedrettin Hazretleri Tabur imamı
olarak Çemisgezek' e gelir. Tarih 1904
yıllarıdır. Bayram Baba’nın Ölümünden sonra 438
sene geçmiştir. Bu veli zat bu süre içerisinde
küllük altında kalarak azap çeker. Osman
Bedrettin Hazretleri (imam Efendi) Çukur
Mahallede oturan jandarma mülazimlıginden emekli
Mehmet Efendi'nin yemeğine giderken Tekke
Mahallesi'ndeki bu kül ve çöp tepeceğini görür.
Yanındaki Hoca zade Mehmet Ağa’ya: "Simdi size
Şeyh Tevfîk Efendi'yi göndereceğim. Su tümseği
açın, bir mezar taşı çıkıncaya kadar kazın,
sonra bana haber verin." der. imanı Efendi'nin
dediği yapılır. Aksam olmadan mezar taşı
bulunarak îmam Efendi'ye haber verilir, imam
Efendi mezarın bulunduğu yere gelerek bu zatin
kimliğini açıklar. Daha sonra çevresine ihata
duvarı yaptırıp mezarı korumaya alır. Artık
Bayram Baba, şeyhine karşı işlediği suçun
cezasını bitirerek çektiği eziyetlerin
mükafatını görmüştür)
ŞEYH MÜŞTAK VE OĞLU ABDÜLGANİ HAZRETLERİ
Çemisgezek ilçesi, Cebe köyüne bağlı Müştak
mezrasında bulunmaktadır. Şeyh Müştak
Hazretleri'nin Horasan'dan gelip buraya
yerleştiği söylenmektedir.Kendileri olgun ve
nazan insanlar olduğu için padişahlar tarafından
buralar kendilerine vakıf olarak verilmiştir.Bu
köyün Şeyh Müştak ve oğlu Abdul ganiye
vakfedildiğine dair Vakıf beratları
mevcuttur.Cumhuriyet'in kurulusuna kadar vakıf
devam ediyordu. Ancak Cumhuriyet ilan edildikten
sonra, bütün tekkeler, zaviyeler kaldırılınca
burası da kaldırıldı.
Şeyh Müştak post nisin bir insan. Halim, Selim,
mutasavvıf, yörede sevilen,sayılan, muhterem bir
zat imiş. Zaten Müştak sözcüğünün anlamı da
"aranan,özlenen" dir.
Şeyh Müştak hakkında rivayet olunan bilgiler
bundan ibarettir.
Ancak oğlu Abdulgani Hazretlerinin olgun,
mutasavvıf bir zat olduğu, ayni zamanda zeki ve
cesur olduğu, siyasetle de uğraştığı rivayet
olunmaktadır.
Bir rivayete göre Yavuz Sultan Selim'in Çaldıran
Savaşına katıldığı ve burada büyük fedakarlıklar
göstererek Yavuz’un takdirine mahzar olduğu,
beratlarda belirtilmektedir.
Mezarların bulunduğu yerlerde herhangi bir türbe
veya bina yoktur. Yöre halki tarafindan bu
mezarların yerleri ziyaret edilir. Kurbanlar
kesilir ve fakir, fukaraya dağıtılır.
Ziyaretgahta vakıf mevcut iken burada kazanlarda
as kaynatılır, fakirlere dağıtılırmış. Ancak
vakıf kaldırıldıktan sonra bu geleneğe de son
verilmiştir. Halen adağı veya bir dileği olan,
perşembe veya pazar günleri buraya gelerek
kurban keser, dua eder.
NÜZHET DEDE
1862 senesinde Çemisgezek' te dünyaya gelmiş ve
1942 senesinde yine ayni ilçede vefat etmiştir.
Seksen senelik ömrünün bir bölümünü Harput ve
Elazığ’da geçirmiştir. Şeyh Mahmudi Samini Hz.
ve Tarikat arkadaşı Osman Bedrettin (imam
Efendi) Hz. basta olmak üzere her sınıf ve
yastan Elazığ halkı ile aralarında büyük bir
ünsiyet, dostluk ve muhabbet teessüs etmiştir. O
Elazığ ve halkını seveni sevmiş, şiirlerinde
övmüş,aksi tutum ve davranışta olanları en ağır
bir dille hiciv etmiştir. Elazığ belediyesi ise
bir Kadirşinasilik nişanesi olarak onun ismini
Saray atik Mahallesinde bir sokağa vermiş ve
ebedileşmesine katkıda bulunmuştur.
Dede Nüzhet Beyin tahsil durumu hakkında pek
fikrimiz yoktur. Daha ziyade kendi kendini
yetiştirmiş, fıtratında mevcut olan sairlik
yeteneğini, tarikatının telkin ettiği ilahi
aşkla geliştirip, tasavvuf konusunu şiirlerinde
"nev' i şahsına münhasır" denilebilecek bir
tarzda işlemiştir.
ilk gençlik yıllarında Hatice adında bir kıza
asık olduğunu bugün de söylenmekte olan
türkülerinden öğreniyoruz. türküsünün bir
yerinde dizleri ağrıyan masu kası için;
"Hatça ağrır dizlerim
Kör olaydı gözlerim
Dünyada kavuşmadım
Ahreti gözlerim" demekte,
Hatice ise güya;
"Nüzhet Nüzhet can Nüzhet
Can değil Sultan Nüzhet,
Ben ataşan yanarım
Sen de bana yan Nüzhet,
mısralarıyla hissiyatını dile getirmektedir. Bu
aşktan yalnızca uzun bir türkü vücut bulmuştur.
Açılan bir memuriyet imtihanında "Hayat
hikayeniz ve tahsil durumunuz,sorusunu, diğer
sorularda da olduğu gibi manzum olarak
cevaplamış, okuduğu eserler hakkında;
Okudum tuhfe yi Vehbiyle pendi,
Tamam ettim Gülistan nidem ah! Ki
hafız bitmedi nisf oldu eyvah!"
mısralarıyla dile getirmiştir.
Çeşitli memuriyetlerde, nahiye müdürlüğü ve
kaymakamlıklarda bulunan dede, haksızlıklara ve
rüşvete hiç tahammül edemez. Herkesten bir
hediye bekleyen o devrin Elazığ Valisine,
herkesin oda kendisini;
"Ben Müdür i Nahiyeyi Iringil;
İste geldim huzuruna dal dingil”
mısralarıyla takdim eder, tanıtır.
Cesareti, pervasızca söyleyişleri,esprileri ve
hicviyeleri ile halkın sevip benimsediği Dede
Nüzhet, aslında kendini gizleyen, tanınmaktan
şöhret ve sandan kaçan bir insandır. Onu Milli
Mücadele günlerinde Milletvekili olarak Mecliste
görmekteyiz. Milletvekili arkadaşlarından ve
Peyami Sabah Gazetesi muhabirlerinden olan Celal
Nuri Bey,"Ankara'da Hayat" isimli makalesinde
"Mecliste bir de büyük bir sair vardır ki ismi
Nüzhet Bey dede' dir. Kendisi Şöhret ü şan
düşmanı olduğundan eserleri matbu değildir. Bu
makalemle dahi kendisine şöhret temin etmiş
olacağım için gazabına uğrayacağım
endişesindeyim" der ve onu şarkın (Niçe)'si
olarak tavsif eder.
Dedenin şöhrete ve sana olan düşmanlığım ve
ondan kaçışım, Milletvekili arkadaşlarından
Prof. Besim Atalay Beye yazdığı hece ölçülü
şiirinin su dörtlüklerinde de görmekteyiz.
Menzil-i esrarın yıkma burcunu,
Herkese açılma silkip hurcunu,
Sağken ver canini defet borcunu,
Ölmeden,dogmadan beraat eyle.
Bırak bu alemde şöhreti şanı
Hakikat ehlinin olmaz nisanı,
Göster bana kimdir Rabb ül Meani,
"Mantık ut tayr" ile işaret eyle.
Sağ iken canim vermiş ölmeden,dogmadan beraat
etmiş bir insan olan dede, sohbetlerinden
birinde "Bebekliğimde ağlamışımdır. Ancak
kendimi bildikten sonra ağladığımı
hatırlamıyorum" demektedir. Bu kadar metanet
sahibi olan ve insani ağlatan her olayın ilahi
takdirin bir eseri olduğunu kabul ile yaratana
tevekkül eden ve tam manasıyla bir mutasavvıf
olan Dede Nüzhet, Sakarya harbi içerisinde,
düşmanın top seslerini Ankara'dan duyulduğu ve
Meclisin, Kayseri'ye naklinin tartışıldığı
günlerde "Dede bey bu halimiz ne olacak" diye
soran arkadaşlarına cevap veremez. Çünkü, o
kadar dolmuştur ki konuşmaya başlasa
hançeresinden kelimeler değil hıçkırıklar
dökülecektir. Metanetini kaybetmiştir. Meclisin
karatahtasına, o anda ve irticalen yazdığı bir
şiirle Milletvekillerine hem cevap verir ve hem
de bozulmuş olan Kuvveyi maneviyatı düzeltmek
ister. İttihatçılar hakkında yazdığı
hicviyesiyle, Edebiyat çevrelerinde "Rindiye"
tabir edilen sarhoş redifli kasidesini Atatürk
daima yanında taşır, zaman zaman
okurmuş.Atatürk'ün her gün meclise gelişinde
Dedenin sakalını okşamayı usul ittihaz ettiğini
arkadaşları anlatırlar. Dedenin ise Atatürk için
yazdığı;
"Mushaf ta ser varaktır ser safha-yi cemalin,
Kandil-i Nur-i hak’tir,ey Mustafa;kemalin,
Estikçe badı-i nusret, Islama geldi kuvvet,
Verdi semava zivnet,mevci kızıl hilalin
.......................................................................
Çekmisfi yango, Mango bu mülke bir piyango
Mafetti sah u ferzi temkin ü itidalin
Sende o hüsn-i niyet bende ki bu duavar
Hangi teres bükermiş ol kadd-i nevnihalin.
Mısralarıyla devam eden methiyesi şüphe yok ki
Atatürk için yazılmış ilk methiyedir.
OSMAN BEDRETTIN HAZRETLERİ
Oğlu Ziyaettin Uz beyden aldığımız bilgiye göre
imam Efendi aslen Erzurumludur. Asil adi Osman
Bedrettin'dir. Çemisgezek nüfus kayıtlarından
alınana bilgiye göre, 1858 yılında Erzurum'un
Abdurrahman Ağa Mahallesi'nde dünyaya gelmiştir.
Baba Adi Selman Sukûti, anne adi Esma Hanimdir
Bedrettin dünyaya geldiğide âdet üzere kulağına
ezan okunur. O, okunan bu ilk ezani duyduğu
zaman elini havaya kaldırarak ezanın bitimine
kadar indirmemiştir. Doğumunda meydana gelen
bazı hadiselere bakarak, bunları ileride büyük
bir zat olacağına işaret saymışlardır. Babası o
küçükken vefat eder. ilk derslerini Erzurum'daki
hocası Mehmet Tahir Efendiden alır. Dokuz
yaşında iken Kur 'an-ı Kerim'i ezberler ve hafız
olur. Gittiği medresede sarf ve nahiv dersleri
alarak Arapça yi öğrenmeye baslar. O, Arapça’yı
öğrendikten sonra tefsir, hadis ve fıkıh
ilimlerine yönelir. İlk defa "Hucurât" suresinin
tefsirini okuyunca, bilmeden işleyeceği
günahlardan korkarak az konuşmaya başladı.
Hocası ve arkadaşları tarafından çok sevilirdi.
Onun İslâmi ilimlere olan meyli kısa zamanda
kendisine çok şeyler öğretti. Bir gün hocası
Mehmet Tahir Efendi: "Molla Hafız, bütün
bildiklerimi sana öğrettim. Ayrıca
bilmediklerimi de öğrettim. Çünkü sana öğretmek
için ben de oku¬dum. Bundan ötesine gidemiyorum.
Artık senin benden fazla İlme sa¬hip olan bir
hocaya ihtiyacın var. Bugünden itibaren sana
daha ders vermeyeceğim." der. Bunun üzerine
Hafız Osman Bedrettin yeni bir hoca aramaya
baslar. O, ilme doymak bilmeyen bir hırs
içindedir. Hocasının bırakmasından sonra bir
boşluk içerisine düşer. Bir gün Allah ü Tealâ'ya
söyler yalvarır: "Yarabbi, dertliyim. Derdime
derman için sana geldim, ya muin." diyerek yüce
yaratandan yardim ister.
DIYAP AGA
Kurtuluş savaşı sırasında vatanin birliği ve
kurtuluşu için mensup olduğu Ferhatuşagi aşireti
ile birlikte işgale karşı koyan bir halk
kahramanı olan Diyap Ağa 1852 yılında Çemisgezek'
in Gözlüçayır Köyünde doğmuştur.
Sultan II. Abdülhamit'in kurduğu Hamidiye
alaylarında aşiret reisi olarak görev almış ve
yararlıklar göstermiştir.
Diyap Ağa Sivas kongresi sırasında Atatürk ile
ilişki kurmuş ve ona karsi eylemde bulunan
Elazığ Valisi Ali Galip 'e karşı gelmiştir.
Birinci Büyük Millet Meclisi'nde Dersim mebusu
olarak yer almış ve Atatürk'ün takdirlerine
mahzar olmuştur.
Milli Birlik ve beraberliğin tesis edilmesinin
büyük önem taşıdığı bu günlerde 3 Kasım 1922
tarihinde mecliste yapmış olduğu konuşmayı
güncelliğini bugünde koruması bakımından aynen
vermekte fayda görüyoruz;
"-Efendiler, kusura bakmayınız, ben
ihtiyarim.Hepimiz biliyor ve söylüyoruz ki;
dinimiz ve diyanetimiz, aslimiz, neslimiz hep
birdir. Bizim içimizde ayrılık,gayrılık yoktur.
İsmimiz de, dinimiz de Allahımız da birdir.
Başka ne diyeyim.Hepinize söz yetiştirmeye ben
takat getiremem. Hepimizin halimize göre
söyleyeceğimiz sözlerimiz vardır. Hele bu haller
bir düzelsin de ondan sonra daha çok konuşuruz.
Ben deniz ihtiyarim, kusura bakmayınız.
Murahhaslarımız haklarımızı kurtarmaya Avrupa'ya
gidiyorlar.Allah yardımcıları olsun. Hamd olsun
gidenler dinini diyanetini bilen
adamlardır.Zaten hepimiz biriz ve kardeşiz. Ama
düşmanlar bizi birbirimize saldırtmak için
tuzaklar yapıyorlar. Sen söyle, ben böyleyim
diye. Ne yaparlarsa nafile, biz hep kardeşiz.
Birisinin beş, bir diğerinin on oğlu olur. Biri
hasan, biri Mehmet, biri Ahmet, bir
Abdullah’tır. Fakat hepsi insandırlar. La İlahe
illalah, Muhammed ün Resulullah... Iste bu...
hepsi bu..."
Yine Diyap Ağa’nın ilk mecliste mebus olarak
bulunduğu sıralarda İngiltere’den bir bayan
gazeteci Türkiye'ye gelir. Bu sırada kendisine
TBMM'de okuryazar olmayan cahil
milletvekillerinin bulunduğu söylenir. Bunun
üzerine merak edip bunlardan birisi ile görüşmek
istemesi üzerine Diyap Ağa ile görüştürülür. Bu
görüşme sırasında kendilerinin buraya niçin
geldikleri ve görevlerinin ne olduğu sorusu
üzerine Diyap Ağa,"Biz burada milleti idare
edecek kanunları yaparız" cevabini verir. Diyap
Ağa’yı köseye sıkıştırmayı düşünen İngiliz
gazeteci bu defa "Kanun nedir ve nasıl yapılır"
diye sorar. Diyap Ağa bu soruyu söyle
cevaplandırır; "Bizde yaylalar vardır, halkımız
geçimini sağlamak İçin keçi besler, bu
keçilerden süt sağılır, bu süt ateşte kaynatılır
ve biraz soğuduktan sonra içine damazlık denilen
bir madde atılır, süt yoğurt olur, ondan sonra
içine biraz su katılarak sıvıtılır, sonra keçi
derisinden yapılmış tuluklara konulur ve üç
ayaklı sehpaya ağzı bağlanarak asılır,iki kadın
tarafından hastur, hustur yayılır ve içinden bir
madde çıkar bu onun özüdür ki buna yağ denir.
Kanun da; bir kaç milletvekillinin hazırladığı
bir taslağı meclise gelir, tartışılır, neticede
memleketin ve milletin idaresine yararlı hale
getirilir ve kanunlaşır.İste buna kanun derler
ve böyle yapılır.
Diyap Ağa’nın bu izahı İngiliz gazetecinin
hoşuna gider ve "bunların cahilleri böyleyse,
kültürlüleri nasıldır Allah bilir" diyerek
memnuniyet ile ayrılır.